Batı AsyaDünya

Arakçi: Orta Doğu’da Kalıcı Güvenlik Bölge Dışından Dikte Edilemez

 İran Dışişleri Bakanı Seyyid Abbas Arakçi, bugün (19 Eylül Cumartesi) “Küresel Bir Dönüşüm Çağrısı: Kalkınmayı Yeniden Odak Noktası Yapmak, İnsani Onuru İhya Etmek ve Çalkantılı Bir Dünyada Adaleti Yeniden Tesis Etmek” başlıklı konferansta bir konuşma gerçekleştirdi.

Arakçi’nin konuşma metni şu şekildedir:

“Ekselansları, Saygıdeğer Konuklar, Hanımefendiler ve Beyefendiler,

Bugün burada yalnızca karşı karşıya olduğumuz zorlukları yansıtmakla kalmayıp hepimizin omuzlarındaki sorumluluğu da ifade eden bir başlık altında toplanmış bulunuyoruz: ‘Küresel bir dönüşüm çağrısı; çalkantılı bir dünyada kalkınmayı yeniden odak noktasına getirmek, insanlığı ihya etmek ve adaleti yeniden tesis etmek.’

İçinde yaşadığımız dünya, her zamankinden daha fazla köklü bir yön değişimine ihtiyaç duymaktadır; çünkü savaş, müdahale, yaptırımlar ve güç kullanımı birer istisna olmak yerine siyasetin sıradan araçları haline gelmiştir. Şimdi temel soru şudur: Bu noktaya nasıl geldik? Savaşı önlemek, barışı desteklemek, insan onurunu korumak ve adaletin uygulanmasını temin etmek üzere kurulan bir sistem, bugün tecavüz, sivil katliamları ve uluslararası hukukun açık ihlalleri karşısında nasıl bu kadar aciz kalmıştır?

Yanıtı acı bir gerçekte aramak gerekir: Orta Doğu’da onlarca yıldır süren dış müdahal, askeri baskılar, bitmek bilmeyen savaşlar inkar edilemez bir gerçeği kanıtlamıştır: Askeri müdahale güvenlik getirmemekte, baskı ve zorlama da barışla sonuçlanmamaktadır. Aksine savaş, uluslararası ilişkilerin temel araçlarından biri olarak sıradanlaşmış ve sürekli bir çatışma ve çekişme modelinin devam etmesine yol açmıştır.

Gazze trajedisi ve İsrail rejimince işlenen kesintisiz suçlar, bu başarısız modelin en açık ve dehşet verici tezahürlerindendir. Gazze’de yaşananlar yalnızca insani bir trajedi değil; uluslararası toplumun vicdanı ve ortak sorumluluğu için bir sınavdır. Sivillerin katledilmesi, zorunlu göç ettirme, toplu cezalandırma ve hayati altyapıların tahrip edilmesi, etkili bir hesap verilebilirlik mekanizması olmaksızın yanıt bulmadığında Lübnan’a da sıçramıştır.

Şimdi tehlikeli bir model şekillenmiştir; öyle bir model ki askeri güç artık son çare olarak değil, bölgenin siyasi ve güvenlik manzarasını yeniden tasarlamak için kalıcı bir mekanizma olarak kullanılmaktadır. Böyle bir ortamda saldırı sıradanlaşmakta, gerilimin tırmanması kurumsallaşmakta ve yıkım, savaşın bir sonucu olmaktan çıkıp siyasi hedefleri ilerletmenin bir aracına dönüşmektedir. Bu süreç Gazze ve Lübnan sınırlarında durmamıştır.

ABD ve İsrail rejiminin İran’a yönelik askeri saldırısı da bu çerçevede anlaşılmalıdır; hiçbir ön tahrik olmaksızın gerçekleştirilen yasa dışı, adaletsiz و saldırgan bir savaş. Bu savaş; İranlı yetkililere yönelik hedefli suikast kampanyaları, siyasi şahsiyetlere yönelik tehditler, ülkelerin egemenliğinin ihlali ve cezasız kalan saldırgan eylemler de dâhil olmak üzere geniş çaplı cezasızlık modelinin bir parçasıdır. Uluslararası toplumun etkili bir tepkisiyle karşılaşmadığı takdirde bu eylemler, uluslararası hukukun yasaklı sınırlarını kademeli olarak ortadan kaldıracaktır.

Bu tür politikaların, Minab’da 168 masum öğrencinin katledilmesi felaketinden başka bir sonucu olmayacaktır. Bu tür cinayetlerde hayatını kaybedenler savaş kurbanı istatistikleri arasındaki sayılardan ibaret değildir. Yitirilen bu canların her birinin arkasında bir aile, bir gelecek ve bir yaşam vardı. İşte tam bu noktada kendimize sormalıyız: Nereye kadar? Ne zaman artık yeter diyeceğiz?

Hanımefendiler ve Beyefendiler,

Büyük güçlerin çıkarları gerektirdiğinde uluslararası hukuk görmezden geliniyorsa artık hukukun üstünlüğünden bahsedilemez. İnsan hakları bazı milletler için doğuştan gelen bir hak, bazıları içinse koşullu bir ayrıcalık kabul ediliyorsa artık bunun evrenselliğinden söz edilemez. Birleşmiş Milletler dâhil uluslararası kurumlar saldırıların karşısında duramaz ve uluslararası hukuk ihlallerinin faillerinden hesap soramazsa, bu kurumların meşruiyet ve güvenilirliğinin zarar görmesi kaçınılmazdır.

Ancak çözüm çok taraflılıktan vazgeçmek değildir. Aksine, günümüz dünyası her zamankinden daha fazla gerçek, etkili ve adil bir çok taraflılığa ihtiyaç duymaktadır. Küresel bir dönüşüm; mevcut gidişatı değiştirmek için siyasi irade ve cesaret gerektirir: Askerileşmeden sürdürülebilir kalkınmaya, müdahalecilikten milli egemenliğe saygıya, toplu cezalandırmadan sivillerin korunmasına, seçici hesap verilebilirlikten evrensel adalete ve bitmek bilmeyen savaşlardan kalıcı bir barışa doğru.

Bu yön değişimi ütopik bir tercih değil; bir zorunluluktur. Her savaşın muharebe meydanının çok ötesinde bir maliyeti olduğunu kabul etmeliyiz. Savaşların bedelini mükellefler öder; ancak en ağır bedeli sıradan insanlar canlarıyla, kanlarıyla, evleriyle, gelecekleriyle ve güvenlikleriyle öderler. Dünyanın bitmek bilmeyen savaşların yeni bir nesline ihtiyacı yoktur. Daha fazla askeri gücün konuşlandırılmasına ihtiyacı yoktur. Daha fazla müdahaleye ve daha fazla kan dökülmesine ihtiyacı yoktur.

Dünyanın ihtiyacı olan şey yeni bir paradigmadır; kalkınmanın güvenliğin bir parçası sayıldığı, ülkelerin egemenliğine saygı gösterildiği, uluslararası hukukun ayrım gözetilmeksizin herkes için eşit uygulandığı ve hiçbir siyasi, stratejik veya jeopolitik çıkarın insan hayatının önüne geçmediği bir paradigma.

Orta Doğu’da kalıcı güvenlik bölge dışından dikte edilemez. Bölgenin güvenliği bizzat bölgenin kendisine ait olmalıdır. Bölge ülkeleri güvenlikleri, istikrarları, kalkınmaları ve ortak gelecekleri hakkında konuşabilmeli; dış güçlerin müdahalesi olmaksızın kendi çözümlerini bulabilmelidir.

İran İslam Cumhuriyeti için bu yalnızca teorik bir görüş değildir. Bu yaklaşım, tarihsel bir deneyimin ve İran milletinin ağır bedeller ödeyerek çıkardığı bir dersin sonucudur. Kalıcı güvenliğin dış güçlerin askeri varlığı ve iradelerini dayatması yoluyla değil; bölge ülkeleri arasında diyalog, güven inşası, iş birliği ve karşılıklı saygı yoluyla sağlanacağına inanıyoruz.

Ekselansları,

Uluslararası toplum bugün tarihi ve medeni seçimle karşı karşıyadır. Ya aynı yolda, yani askerileşme, müdahale, çatışma ve bitmek bilmeyen savaşlar yolunda devam edebiliriz; ya da yönümüzü değiştirecek irade ve cesarete sahip olabiliriz. Kalkınmayı yeniden odağımıza alabiliriz. İnsan onurunu güç hesaplarının önüne koyabiliriz. Adaleti tekelden ve seçicilikten çıkarabiliriz. Ve uluslararası hukuka yeniden gerçek bir anlam ve itibar kazandırabiliriz. Günümüz dünyasının ihtiyaç duyduğu temel dönüşüm işte budur. Ve bunun zamanı yarın ya da belirsiz bir gelecek değil; tam şu andır.”

İlgili Makaleler